19 Mart 2010

Anılar

İlk gördüğüm - ve oynadığım - bilgisayar bir Sinclair Spectrum ZX idi. Ama ikincisi, hem de ilk asıl programlama derslerimi aldığım bilgisayar: Commodore 64.

İlk BASIC programlarımı Commodore üzerinde yazdım (evde Sinclair ile oynarken yaşım çok küçüktü, hayal meyal dergilerden program kopyaladığımızı hatırlıyorum). İlk uzun süreli oyunlarımı da Commodore üzerinde oynadım, tabii. Özellikle Wiz of War diye bir oyun vardı ki arkadaşlarımla saatlerce iki oyuncu modunda oynardık...

Mavi ekran. 64K. "LOAD". "RUN". Ah, anılar.

Bakın ne yapmışlar.

Kendi (minicik) işletim sistemi olacak mı bilmiyorum; Windows XP, Win7 Aero, OS-X, Linux gibi işletim sistemleri yüklenebilecekmiş. Tabii, gerçek anlamda bu ekransız bir dizüstü bilgisayarı; televizyonsuz bir işe yaramayacaksa yalnız iki çekici noktası var: Bir oyun konsolu olarak satacaklar, ya da nostaljiye yüklenerek.

Alacağımı sanmıyorum, ama ah nostalji: Bu sabah gördüm ve gülümsedim. Belki başkaları için o kadarcığı, paracıklarını verdirmeye yeter...

01 Mart 2010

Radyo dedi ki...

Bugün Frederik Chopin'in 200. doğum yıldönümüymüş.

Anlaşılan yakın geleceğimde, yani bu gece, bir seri Noktürn çalacağım... Elektrikli piyanom sağ olsun, kulaklığı takınca ne kadar geç olursa olsun komşuları rahatsız etme gibi bir şey yok...

11 Şubat 2010

Öykülerimizi daha iyi anlatmak

Geçen Perşembe, yani yerde daha 80 santim kar olmadığı o altın mazide, Uncertain Principles (Belirsiz İlkeler) blogunun yazarı Dr. Chad Orzel, benim üniversitemde bir konuşma yaptı. Konuşması, halka bilimi anlatmak üzerineydi: Neden anlatmalı, nasıl anlatmalı, yeniden neden anlatmalı. Dr. Orzel'in ana fikri, insanlar bilimi daha iyi anladıkça, daha iyi destekleyecekleri idi, ki bu büyük olasılıkla doğru. Ayrıca, insanlar bilimi daha iyi anladıkça, ilgili konularda doğru ve eğitimli karar almakta daha başarılı olacakları da hemen hemen kesin (bilimi desteklemek bu kararlardan birisi olabilir).

Nasılına gelince, bazı bilim alanlarında nasıl yazılacağı ya da konuşulacağı hakkında pek bir çatışma yok, ve olsa olsa eğitimbilimsel sorunlar var: "yerleşmiş" alanlar ve "ihtilafsız" alanlarda, diyelim. Ama bazı alanların kendilerine özel sorunları var.

Örneğin, evrimsel biyoloji aynı savaş alanlarında tekrar ve tekrar ve tekrar ve tekrardan savaş vermek zorunda, çünkü "Eğer biz şempanzelerin soyundan geliyorsak, neden hala şempanzeler var? Ha ha ha" sorusunu her akıl eden, kendisinin bu soruyu ilk akıl eden olduğunu düşünüyor gibi geliyor bana zaman zaman [1].

İklim değişimi bilimine gelince.... Off. Onların derdi belki de en büyüğü. Ve de bunun farkındalar; bugünkü ilk bağlantımız buradan geliyor.

İkinci bağlantımız, geçen Cuma/Cumartesi zaman diliminde buraya yağan karın zaman atlamalı fotoğraflanması. En başta ağaçların başına gelenler yürek ürpertici. Daha sonra, sanki birisi kamerayı yavaş yavaş aşağıya doğrultuyormuş gibi geliyor insana; kameranın yönü değişmiyor oysa.

En son olarak, biraz komedi: Neil Gaiman bilgileri.

[1] İpucu: Hayır, ilk akıl eden onlar değil. İpucu 2: Sorunun ana varsayımı yanlış, hem de nasıl yanlış.

28 Nisan 2009

"Yanlış Söylentiler Canlara Mal Olur."

Aşağıda sunduğum yazı benim değil; ben yalnızca çevirmenliğini yaptım. Özgün yazı İngilizce, Kragen Javier Sitaker tarafından yazılmış, ve burada.

***************************************
*Yanlış Söylentiler Nasıl Canlara Mal Olur*

Salgın zamanlarında yanlış söylentileri yaymanın canlara mal olacağını söylemiştim. Bana bunun nedenini soranlar oldu.

** Tuskegee Deneyi **

Önce Tuskegee Deneyi'nin nasıl canlara mal olduğunu açıklayayım.

ABD Kamu Sağlığı Hizmetleri'den bir grup bilimadamı, Tuskegee'de bir grup frengi (sifilis) hastası toplamışlardı. Penisilinin henüz yaygın halde kullanımda olmadığı zamanlarda, frengi tedavileri genelde can alıyor ve pek işe yaramıyorlardı; bu bilimadamları hiç tedavi görmemenin daha mı iyi olacağını anlamak için bir deney yapacaklardı. Dolayısıyla, 399 frengili adamı placebo maddeleri ile tedavi etmeye, yani, onlara hiç bir etkisi olmayan sahte bir tedavi vermeye başladılar.

Bu deneyin bütün özneleri zenci erkeklerdi. Bu nokta, ve de o zamanlarda Amerika Birleşik Devletleri'nde kurumsallaştırılmış olan ırkçılık, bundan sonraki gelişmeler için anahtar noktalardır.

Bu inceleme başladıktan 15 yıl sonra, penisilinin etkili olduğu kanıtlanmış ve penisilin frengi için standart tedavi durumuna gelmişti. Araştırmacıların artık incelemelerini durdurmaları ve öznelerine etkili olan tedaviyi vermeleri gerekirdi; bunun yerine, AMA (American Medical Association---Amerikan Tıp Kurumu), CDC (Center for Disease Control--Hastalık Kontrol Merkezi) ve Tuskegee Üniversitesi'nin de onayıyla, öznelerine 25 yıl boyunca yalan söylediler; bu süre boyunca bu hastalar hastalığı eşlerine ve çocuklarına bulaştırıyor, genç yaşta ölüyor, veya çıldırıyorlardı. 1972'de basın neler olduğunu öğrenince inceleme hemen durduruldu; ABD Kongresi düzeyinde bir soruşturma başlatıldı, ve tıbbi araştırma çok, çok değişti.

Tuskegee Deneyi dolaysız olarak 140 kadar hayata mal olmuştu. Basın-yayın kurumlarının yayınları büyük olasılıkla deneyin erken son bulmasına neden olarak bazı canları kurtardı, ve böyle ahlak kurallarından uzak deneyleri engellediklerinden yüzlerce kişinin hayatını daha kurtarmış olabilir.

Daha fazla bilgiyi Wikipedia'nın "Tuskagee Deneyi" girdisinde ya da CDC'un "Tuskagee" web sayfasında bulabilirsiniz.

Ama bu 140 kadar cinayet değil benim asıl konum; başka bir yoldan, bu deney çok daha fazla hayata mal oldu.

1991'de, AIDS yaygın bir hastalık durumuna geldikten 10 yıl sonra, ABD'de AIDS'li 97000 beyaz insan ve 51000 siyahi insan vardı. Eğer AIDS, Afrikalı-Amerikalılara, beyazlarla aynı sıklıkta bulaşıyor olsaydı, yalnızca 21000 siyahi insana AIDS bulaşmış olması gerekirdi; demek ki aynı koşullar ve tedaviyle bekleyeceğimizden 30000 tane daha fazla vaka vardı. 1991'de American Journal of Public Health'te (Amerikan Kamu Sağlığı Dergisi) bu konuda bir makale yayınlandı:

Tuskegee Frengi İncelemesi, 1932'den 1972'ye: Siyahi Topluluklarda HIV Eğitimi ve AIDS Risk Eğitim Programları Üzerindeki Etkisi, yazanlar Stephen B. Thomas ve Sandra Crouse Quinn. American Journal of Public Health, Kasım 1991, cilt 91, no 11, sf. 1498-1504.


Görülmüştü ki pek çok siyahi insan, onları prezervatif kullanmaya, HIV-artı durumundayken hamile kalmamaya, mahallelerindeki heroin bağımlılarına temiz iğneler dağıtmaya teşvik etmeye çalışan ABD devleti kamu sağlığı programlarına güvenmiyorlardı. Tam tersine, pek çoğu, hem HIV hem de bu kamu sağlığı programlarının, siyahi insanların neslini tüketme çabaları olduğuna inanıyorlardı. Onlara göre, Tuskegee Deneyi, böyle bir şeyin olası olduğu yolunda güçlü bir kanıttı---ve hem de tıpı tıpına aynı devlet dairesi tarafından yürütülmüştü bu deney, bu da bu bakış açısındakilere gösteriyordu ki bu dairenin çalışanları yalan söyleyen, insan öldüren, güvenilmez kimselerdi.

Belki AIDS'in siyahi nüfusta daha yaygın olmasının başka nedenleri de vardı: Daha zayıf sağlık hizmetleri, daha düşük sayıda sünnetliler, fakirlik, her neyse. Ancak, bir kısmı dosdoğru bu güven yokluğunun sonucuydu. Hadi tutucu bir tahminde bulunup üçte biri diyelim.

1991'de AIDS olan hemen herkes bu hastalıktan öldü. Bu güvensizlik, AIDS yüzünden on binden fazla insanın hayatına mal oldu: Tuskegee Deneyi'nin doğrudan can kaybından belki yüz kere daha kötü.

Bugünlerde, organ ya da ilik bağışlama konularındaki klinik deneyler için Afrikalı-Amerikalı gönüllüler bulmakta, benzeri güvensizlik sorunları yaşanıyor.

** Düşünsel Bir Deney **

Şimdi bizimkinden farklı bir dünya ortaya süreyim: Diyelim ki bu dünyada Tuskegee Deneyi hiç yer almadı, mesela araştırmacıların bizim dünyamızdan daha yüksek ahlaki standartları olduğu için, ya da 1972'de, Tuskegee olayı açığa çıktıktan sonra kurulan IRB'ler (Institutional Review Board: Kurumsal Teftiş Heyeti) gibi etkili bir üstgörü sistemi olduğundan dolayı.

Diyelim ki bu dünyada, birisi Tuskegee Deneyi'nin öyküsünü hayalinde canlandırdı, ve bu konuda çok inanılan bir aldatmaca yarattı. Diyelim ki bu aldatmaca, o sanal dünyanın 1980'li yıllarında, bizim dünyamızdaki gerçek Tuskegee Deneyi'ni bilmenin yarattığı gibi bir güvensizlik ortamı yarattı. Öyleyse o dünyada da, en az on bin Afrikalı-Amerikalı AIDS'ten ölürdü, tıpkı gerçek dünyada olduğu gibi.

O dünyada, bu aldatmacanın yaratıcıları ve yayıcıları, on bin masum insanın ölümünden sorumlu olmuş olurlardı.

** Grip **

Şimdi yine bizim kendi dünyamıza bakalım. Bir grip salgını başlangıcıyla karşı karşıyayız. En büyük olasılıkla, bu salgın Veracruz'da fazladan kalabalık bir domuz çiftliğinde başladı. Benim tahminime göre bunun tam salgın haline gelme olasılığı %40, SARS gibi sönüp gitme olasılığı %59, tümden başka bir şeylerin olması olasılığı da %1. Şu anda en hassas bir safhada; önümüzdeki bir ay kadar zamanda, her yöne doğru gelişebilir.

Belki de, 1976'nın Fort Dix grip virüsü gibi, 1968, 1957 ya da 1918 virüsleri kadar tehlikeli değil. Belki biz ne yaparsak yapalım tam salgın olma olasılığı yok. Ya da belki o kadar bulaşıcı ki (ve biz o kadar hareketliyiz ki) ne yaparsak yapalım dünya çapında bir grip salgını çekeceğiz; belki tek yapabileceğimiz salgının ciddiyetini azaltmak, hiç bir yeri korumanın olasılığı yok.

Ya da belki bizim yapabileceklerimiz önem taşıyor. Belki şimdilik o kadar az yerde bulaşıcı ki doğru önlemler bunun da nüfusun çoğunluğuna dokunmadan sönüp gitmesine neden olabilir, bu önlemlerin olmadığı yerde ise salgın yayılabilir. Eğer bu salgını durdurabilirsek, yalnız Afrikalı-Amerikalı AIDS salgınındaki gibi on bin hayatı değil, milyonlarca ya da on milyonlarca hayatı kurtarabiliriz.

Eğer salgın olasıysa ama kaçınılmaz değilse, bireysel çabalarla durdurulamayacaktır. Bu ancak ülkelerin, birleşip, hızlı bir biçimde önlemler almasıyla mümkün olacaktır: Yüz maskeleri takmak, el yıkamak, el sıkmamak, alkollü el temizleme maddeleri kullanmak, toplumsal uzaklaştırmacılık, askerlerin üslerde toplu halde bulunmak yerine izinli çıkmaları, etki altındaki alanlardakilere Tamiflu gibi antiviral ilaç dağıtımı, yolcu ve hastaları karantinaya almak, vesaire. Belki öğreneceğiz ki OX40-lg gibi deneysel bir ilacın kullanımı bu lanet şeyi durdurup bizi kendi vücut sıvılarımızda boğulmaktan kurtarıyor.

ABD'de, kamu sağlığı konularında böyle kararlı, birleşik eylemler başlatacak bir sistem kurulu durumda. Bu sistem devlete dayanıyor: CDC, PHS (Public Health Services---Kamu Sağlığı Hizmetleri), FEMA (Federal Emergency Management Agency---Federal Acil Durum İdare Dairesi), TSA (Transportation Security Agency---Taşıma Güvenliği Dairesi) vs. Neler yapılacağına bu kurumlar karar vermek zorunda; bu konuların demokratik olarak tartışılmasına yönelik bir sistem kurulmuş değil. Ama bir kere seçimlerini yaptılar mı, toplumun güveni olmadan seçtikleri önlemleri uygulayamazlar.

Elbette, eğer devlet daireleri bozuşmuş ise ya da halkın refahını umursamıyorlarsa---özellikle de sorunun yaratılmasında da direk etkileri olmuşsa, mesela Katrina kasırgasından sonra New Orleans'da olduğu gibi---böyle kararlı eylemlerin başlatılmasının hiç olasılığı yok.

Ancak diyelim ki bu daireler gerçekten etkin eylemlerde bulunmaya çalışıyorlar. Diyelim ki, 1976'dakinin tersine, eylemleri bu lanet şeyin yayılmasını önlemek için gerekli ve yeterli. Ama diyelim ki etrafta bir sürü aldatmaca dolaşıyor. Mesela, bu virüsün devlet laboratuarlarında yaratılıp serbest bırakıldığını öne süren aldatmacalar---hiç bir gerçek temeli olmayan, inandırıcı hiç bir sebep öne süremeyen, böyle bir şeyin nasıl olabileceğini inandırıcı bir biçimde açıklayamayan aldatmacalar.

Eğer insanlar böyle aldatmacalara inanırlarsa, daireler kendilerini tümden etkisiz hale gelmiş bulacaklar---halkın güvensizliği yüzünden felç olmuş olacaklar.

Ve bu aldatmaca milyonlarca, ya da on milyonlarca insanı öldürecek.

** Herkesin Sorumluluğu **

Bu yüzden, grip üzerine okuduğunuz bir şeyi başkalarına da gönderirken, lütfen önce bir durup düşünün. Devlet komploları üzerine çılgınca, kurgusal fikirleri arkadaşlarınıza ya da bütün dünyaya iletmeyin. Birisi bir fikir öne sürdüğünde, bu fikrin akla yatkın olup olmadığını düşünün. Burada, çoğunlukla Paul Joseph Watson'un InfoWars.com'da yayınladığı bir yazıdan örnekler sunuyorum:

- Bu kişi konusunu halka açmadan önce titiz bir araştırma yapmış mı? Örneğin, bir kamu görevlisinin sözlerini şaşılacak bir biçimde yorumluyorlarsa, açıklama yapılsın diye o kamu görevlisinin dairesine baş vurmuşlar mı?

- Bu kişi temel bilgi yanlışları yapmış mı? Örneğin, "canlı... bir virüsü yanlışlıkla aşı hammaddeleriyle karıştırmak neredeyse imkansızdır" gibi bir iddiada bulunuyor, ya da Tamiflu ilacına "aşı" diyorlar mı? Eğer bu bilim dalında bilginiz yoksa, bilen birine sorabilir, ya da Vikipedi'ye bakabilirsiniz. (Vikipedi de hatasız değildir, ama New York Times gibi gazetelerden çok daha iyidir.)

- Başka bildiklerinizle çelişmeler var mı? Örneğin, eğer bu yazı yorum yapmadan "toplu aşılama programları şimdiden hazırlanıyor" gibi bir iddiada bulunurken, Hastalık Kontrol Merkezi'nin web sayfası ve New York Times gazetesi, CDC'de aşı tohumlarının bulunduğunu ama CDC'nin daha bunu aşı yapımcılarına dağıtma kararı almadığını söylüyorlarsa, yazı büyük olasılıkla saçmalıktan ibarettir.

- Bu kişiyi (yazıyı size ileteni ya da özgün kaynağı) geçmişte güvenilmez buldunuz mu; sonradan yanlış çıkan şeyleri yazdı ya da size gönderdi mi?

- Özgün kaynak saklı mı --- örneğin, sırf bir isim, web adresi ya da e-mail adresi ya da başka iletişim bilgileri ortada yok, ya da apaçık imzasız?

- Bu (yazıyı yazan) kişi başka olanakdışı kuramlara da inanıyor mu---örneğin, Zaman Küpü, dünyayı idare eden uzaylı sürüngenler, yaratışçılık, homeopathi, aşıların etkisiz olduğu ve çocuklarımızı zehirlemek için bütün doktorlaın katıldığı bir komplo olduğu, ya da Barack Obama'nın saklı saklı bir Müslüman olduğu gibi şeylere? Belki de bu kişinin sağduyusu pek de güçlü değil.

- Bu kişi, altında yatan güdülerin inandırıcılığına hiç dikkat etmeden mi komplo kuramları öne sürüyor? Örneğin, dünya çapında öldürücü olacak bir salgına yol açabilecek bir grip virüsünün, bir biyolojik silah olarak kasıtlı biçimde tasarlandığını öne sürmek---böyle bir virüsün, kaçınılmaz olarak, tasarımcıların dost ve ailelerini de mahvedeceğine rağmen---pek de inanılacak bir komplo kuramı değil, yok tasarımcıların da toplu halde intihara eğilimli olduğunu da öne sürüyorsanız o başka.

- Bu kişi, saklı tutulması inanılmayacak kadar güç olan komplo kuramları mı öne sürüyor? Örneğin, politik olarak pek de dostane olmayan bir sürü ülkeden düzinelerce kamu sağlığı görevlisini işe katan bir komplo, kaçınılmaz olarak, pek kısa sürede ortaya vurulacaktır.

- Bu kişi, insan davranışı olasılıklarının en temel değerlendirmelerinde bile başarısız mı oluyor? Örneğin, şöyle iki açıklama arasında: Bir, bazı lab teknisyenleri grip aşısı üretirlerken güvenlik kurallarının hepsine uymamışlar; iki, kötü niyetli üst yönetim kötü niyetli lab teknisyenlerine öldürücü bir virüs karışımı yaratıp grip aşısı diye satmalarını ve böylece belki de milyonlarca insanı (yönetim ve lab teknisyenlerinin aileleri de dahil) öldürmelerini söylemiş---bu iki açıklama arasında, ikincisinin daha inandırıcı olduğunu mu düşünüyor?

- Yanlışlarını bulabilesiniz diye kaynaklarına atıfta bulunuyor mu, özellikle de bu kaynakların zaten halka açık olduğu durumlarda?

- Arada sırada, tezlerini destekliyor diye açıkça ilgisiz bilgilere işaret ediyor mu? Belki de neredeyse psikoza girmiş durumdadır, ve bağdaşık bir düşünce zinciri bulabilmek için debeleniyordur bu yazar; veya belki de sizin aptal olduğunuzu ve laf salatasından etkileneceğinizi düşünüyordur.

- İçinde bunu başkalarına da iletmeniz için yalvarışlar olan bir şeyi iletmeyi mi düşünüyorsunuz? Büyük olasılıkla, bu demektir ki bu yazının içeriği, sırf kendi faziletlerine dayanarak başta size iletilmeyi hak etmemiştir. Bu yalvarışların Twitter sitesindeki son biçimi, "PLEASE RETWEET" ("Lütfen yeniden Tweet'leyin.)

- Bu yazının içeriği çok duygusal kapsamlı mı, örneğin, büyük bir öfke yaratacak biçimde? Öyleyse, büyük olasılıkla bu yazının yazarı, yazı sırf mantıksal erdemlerine dayansaydı çok fazla insana iletilmeyeceğini biliyordu, bunu size ileten kişi de sırf mantıksal erdemleri yüzünden iletmemişti size. (Bazı konular ve içerikler doğalarından çok duygusal kapsam taşırlar, ama sorumluluk taşıyan bir yazar, siz fikirlerin geçerliliği konusunda kendi kanınızı oluşturabilesiniz diye, konuyu tarafsızca sunmak için elinden geleni yapacaktır.)

- Bu yazıyı yazan kişinin, yazının çok yayılmasından bir çıkarı var mı---örneğin, bir sürü reklam taşıyan bir web sayfası mı işletiyorlar, ekmeklerini yazar olarak mı kazanıyorlar, ya da web sitelerinde kendi çıkarttıkları kitap ve videolar satıyorlar mı? Kendilerini tanıtmak için çok çaba harcıyorlar mı?

- Eğer bu yazı yanlış çıkarsa, başkalarına iletmek kimseye zarar verecek mi? Komik bir kedi yavrusu resmi iletirseniz de bu sahte çıkarsa sorun değil, ama burada incelediğimiz konuda, böyle şeyleri dağıtmak en hafifinden bazı masum insanların sanlarını zedeleyecek (ki bu insanlar sizi iftiradan mahkemeye verebilirler, ama büyük olasılıkla vermeyeceklerdir), en ağırından da milyonlarca insanın ölümüne yol açacaktır.

Olur ki okuduğunuz yazı, bu kırmızı işaretlerden bir kaçını taşıyorsa, öyle hemen başkalarına da iletmeyin. Önce bir kendi araştırmanızı yapın!

Krager Javier Sitaker, Nisan 2009.
***************************************************

14 Ocak 2009

Ayaz Günleri

Havadan sudan konuşalım biraz, ya da soğuktan buzdan:



Şu anda dışarısı 0 C, rüzgarla beraber -2. Yukarıdaki beklenen hava durumuna bakarsak, gündüzleri beklenen en yüksek sıcaklıklar sırasıyla -0.5, -3, -6.7, -3 ve 0 C, rüzgarı hesaba katmadan. Cuma gecesi -14 C bekleniyor.

Brrrr.

06 Ocak 2006

Türkçe klavye bulmuşken...

Bulmuşken yazayım şöyle.

Ankara'dayım şimdi, yılbaşı, kış tatili, aile vs. Amerika'dayken bir iki bilgisayara Türkçe klavye yüklemiştim, onları kullanarak yazabiliyordum ancak, o da el yordamıyla oluyordu---hangi tuşun nerede olduğunu anımsamam gerekiyordu hep. Harfler sorun değildi de noktalama işaretlerini anımsamak zordu... Bu iyi şimdi.

Gerçi gecenin bir saati, yatmam lazım. Yazacak bir şey de gelmiyor aklıma iyi mi? Bilgisayarı boş bulmuşken yazayım demiştim ama...

Neyse. Haydi iyi geceler.

13 Aralık 2005

Kahve istilası, 2

Bir önceki yazıdan devam.

Starbucks genelde bildiğimiz anlamda tekelcilik yapmıyor. Buralarda onlar gelmeden önce kahveci dükkanı yoktu pek; başka, eskiden beri "cafe" kültürü olan şehirlerdeki [1] arkadaşlarımın anlattıklarına göre, oralarda yayılmaya başladıklarında bağımsız kahve dükkanları çoğunlukla kapanmamış. Öyle "büyük zincir yayıldı, bizim müşterilerimizi çaldı, tutunamadık" yok pek. Bunun en önemli nedeni, Starbucks'un öyle başka büyük zincirlerin rekabeti ezmek için kullandıkları en büyük silahı---fiyat kırmak---kullanmaması. Normal kahveleri başka dükkanlarınkinden daha ucuz değil, spesyalite içecekleri hatta genelde daha pahalı.

O bakımdan öyle mantar gibi bitmelerine bir diyeceğim yok aslında. Başka kahve dükkanlarının olduğu yerlerde onlara zarar vermiyorlar; olmadığı yerlerde ise---buralarda örneğin---bir eksikliği doldurdukları kesin. Avrupa'dan ve Güney Amerika'dan buraya benim gibi okumaya gelen arkadaşların hemen hemen hepsi öyle bir Pazar öğleden sonrası toplu halde gidilip oturulabilecek bir yerlerin olmamasından şikayetçiydiler, buradaki Starbucks açılana değin.

Öte yandan tek renk, tek çeşit, tek marka yine de hoş bir şey değil tabii. Kimi tekeller tüketiciye değil üreticiye daha fazla zarar veriyorlar. Ne de olsa, kendinizi kahve çiftçilerinin yerine koyun: Ürününüzün yüzde doksanını tek bir şirket satın alıyorsa, el mahkum o şirketin dediğini yapmak zorundasınız. Starbucks o konuda da dikkatli olduğu izlenimini yaratmaya çalışıyor aslında. Sürekli kahve üreticilerine karşı ne kadar dikkatli ve adaletli davrandıklarına dair propaganda yapıyorlar. Yapmak da zorundalar---halk ilişkilerini düzgün tutmazlarsa gelir boykot. Ama o propagandaya ne kadar güvenilir tam bilmiyorum açıkçası; gereken araştırmayı yapmaya zamanım olmadı.

Bunun yanında, buralarda biraz daha çeşit, bir kaç tane daha seçenek olsa fena olmazdı hani, benim açımdan.

Ama yok. Ve o yokluk yıllarca sürdü buralarda: O yüzden kesinlikle diyebilirim ki yeni olan hiç yoktan iyi.

Geçen yazıda sorduğum ikinci soruya (Türkiye'de de böyle yayılacaklar mı?) "hayır" diyebilirim o yüzden. Tabii yarın koşulların ne kadar değişeceğini tam bilemem; ama Türkiye'de---en azından benim bildiğim şehirlerde, Ankara, biraz İstanbul---ne kahve ne cafe eksikliği var. Açılan Starbucks dükkanları, aldığım istihbarata göre, genel gidilen yerler değil ya sıradışı/lüks, ya da belli bir "tip"in "takıldığı" yerler olarak görünüyor. Öyle bir "özel" imajı olan yerlerin mantar gibi bitmesi zor, tabii; o imajı kaybetmeden mantar gibi bitmeleri toptan olanaksız.

Keşke kahveleri birazcık daha ucuz olsaydı, diyorum, ve başka bir şey de demiyorum artık.


[1] Örneğin Austin (Texas), Ann Arbor (Michigan) veya Los Angeles (California).